Bu Blogda Ara

18 Ağustos 2022 Perşembe

ANTİK MISIR’DA KADIN (HATŞEPSUT, NEFERTİTİ VE KLEOPATRA)

 

ANTİK MISIR’DA KADIN

 (HATŞEPSUT, NEFERTİTİ VE KLEOPATRA)

 

Kadınların hikayesi bir tanrıçalar hikayesidir.

“Kraliçe olmuş, kendi krallıklarını yaratmış, kendi kafalarında ve kalplerinde kraliçe olmuş kadınların hikayesidir. Sanatçı, bilim insanı, öğretmen, şifacı, anne, aşık, savaşçı olmuş kadınların hikayesidir. Etraflarındaki dünyayı şekillendirdikleri birçok yolun ve kendilerini tanrıça haline getirdikleri birçok yolun hikayesidir.”

 

Kadın ve Tarihteki Yeri

Kadınlar zamanın başlangıcından bu yana her medeniyetin bir parçası olmuş ve o toplumun şekillenmesinde önemli bir rol oynamışlardır.

İlk uygarlıkların, vahşi hayvanları evcilleştiren ve aileleri için sürdürülebilir gıda kaynakları yaratan kadınlar tarafından kurulduğuna inanılmaktadır. Ayrıca bitkileri ve ağaçları ilaç olarak kullanmışlar ve bu ilaçları nesilden nesile aktarmışlardır.

Kadınlar ayrıca kemik ve taş gibi doğal malzemelerden giysi, çanak çömlek ve takı yapımından da sorumluydu. Buna ek olarak, doğum sırasında ebe olarak görev yapmışlar ve bu sayede tıpla ilişkilendirilmişlerdir. Kadınlar ayrıca yiyecek ve deri için hayvan avlamaktan da sorumluydu.

Toplumlar büyüdükçe ve karmaşıklaştıkça kadınların toplum içindeki rolü de değişmiştir. Tarım veya tekstil üretimi gibi alanlarda erkeklerle birlikte çalışmaya başladılar; hatta bazı kadınlar tüm şehirlerin lideri haline geldi! Pek çok kültürde mucizeler gerçekleştirebileceği ya da sadece kendi güçleriyle insanların hastalıklarını iyileştirebileceği düşünülen (İsis gibi) kadın tanrıçalara saygı duyulmaya başlandı. Bazı durumlarda bu tanrıçalar doğurganlık ya da doğumla ilişkilendirilmiştir. - bu da kadınların bedenlerinin sağlıklı kalmasının ne kadar önemli görüldüğünü göstermektedir. - böylece kocalarının soyu için (hatta eğer varsa kendi soyları için) çocuk üretmeye devam edebilirler.


Kadın Rolündeki Değişim

Kadınların tarihi uzun, zengin ve çeşitli bir tarihtir. Bazıları kadın tarihinin daha geniş insanlık tarihinin sadece bir alt kümesi olduğunu savunurken, diğerleri bunu tamamen ayrı bir varlık olarak görmektedir.

Arkeologlar, sanat tarihçileri ve antropologlar tarafından sağlanan kanıtlara dayanarak, ilk insanların kadın olduğu görülmektedir. Ancak tarımı icat ettikten ve köylere yerleştikten sonra erkekler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Antik Mısır'da tarım tamamen geliştiğinde, kadınların kendi toplumlarında ikinci sınıf vatandaş haline geldikleri açıktı ve bu eğilim tarih boyunca devam edecekti.

Kadınlara yönelik insan hakları ihlallerinin kayıtlara geçen ilk örneği M.Ö. 3200 yıllarında Mezopotamya'da Ur-Nammu'nun insanların birbirlerine karşı nasıl davranmaları gerektiğine dair kanunlarını yazmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu yasalar arasında erkeklerin, onun izni olmadan (ya da yanlarında bir erkek olmadan) evlerinin dışında çalışmaları yasak olan kadınlardan faydalanmalarını yasaklayan bir kural da vardı. Bu yasa aynı zamanda erkeklerin eşlerini dövmelerini de yasaklıyordu; ancak bu yasayı ihlal edenlere herhangi bir ceza verildiğini gösteren herhangi bir kayıt bulunmamaktadır.

Antik tarihte kadınlar genellikle evin geçimini sağlayan ve evin reisi olarak kabul edilen erkeklere tabiydi. Ancak yine de toplumda önemli roller oynadılar: mülk sahibi oldular ve mirası kontrol ettiler; çocuklara baktılar; çiftliklerde veya atölyelerde çalıştılar; pazarlarda mal sattılar; hesap tuttular; ebe olarak hizmet ettiler; hanları işlettiler vb.

Bazı kültürlerde kadınlar diğerlerine göre daha fazla hakka sahipti: örneğin, eski Yunan'da kadınların kocalarının yanında toprak veya iş sahibi olmaları gelenekseldi (statüleri hala ikincil olmasına rağmen). Çoğu durumda bunun nedeni erkeklerin savaş ya da iş seyahati nedeniyle evlerinden uzakta olmalarıydı - bu nedenle eşlerini mali güçle geride bırakmaları mantıklıydı!

Kadınlar insan uygarlığında her zaman hayati bir rol oynamıştır. Bilinen en eski uygarlıklardan günümüz toplumuna kadar kadınlar yenilik ve ilerlemenin ön saflarında yer almışlardır.

Kadınların toplumdaki rollerine dair en eski kanıtlar M.Ö. 3100'lere dayanan Sümer medeniyetinden gelmektedir. Bu kültürde kadınlar sadece pasif katılımcılar değildi; askerlikten siyasete ve dini ritüellere kadar hayatın her alanında aktif katılımcılardı. Rahibeler ve şifacılar olarak önemli bir rol oynamışlar, ancak aynı zamanda ebe ve dadı olarak da hizmet etmişlerdir. Tarım gibi alanlarda ve çömlek yapımı gibi zanaatlarda erkeklerle birlikte çalıştılar.


Ancak zaman geçtikçe birçok toplum bu eşitlikçi modelden uzaklaşarak erkeklerin kadınlardan daha fazla güce sahip olduğu bir modele doğru kaymaya başladı. Bu eğilim tarih boyunca görülebilir: Antik Yunan ve Roma'da; Avrupa'nın Orta çağ döneminde, bugün bile Afrika ve Asya'nın birçok yerinde (bazı ülkeler bu eğilimi tersine çevirmeye başlasa da). Her ne kadar bazı kültürler tarihsel olarak kadınlara erkeklere kıyasla adaletsiz veya eşitsiz davranmış olsa da bu tüm kültürlerin kadınlarına eşit derecede kötü davrandığı anlamına gelmez!

Antik Mısır

Antik Mısır, Antik Çağ'daki medeniyetlerden biridir. Kuzeydoğu Afrika'da Nil Nehri'nin denize ulaştığı yarısı çevresinde yayılmış antik bir uygarlıktır. Uygarlığın yayıldığı bölge, bugünkü Mısır toprakları içinde yer almaktadır. MÖ 3.050 yılları civarında kuruluşundan önce, "Aşağı Mısır" (Nil Deltası ve güneyi, şimdiki Kuzey Mısır) ve "Yukarı Mısır" (Teb kenti merkez olmak üzere günümüz Güney Mısır'ı) olarak ikiye ayrılmaktaydı. Uygarlık, MÖ 3.150 dolaylarında ilk firavunun yönetimi altında Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır'ı politik olarak birleştirdi. Hornung (2017)’a göre Yukarı ve Aşağı Mısır’ı birleştiren Kral Narmer’dır. Narmer aynı zamanda Mısır’ın bilinen ilk firavunları arasındadır.

Antik Mısır'ın kronolojisi üç döneme ayrılabilir: Eski Krallık (MÖ 2686-2181), Orta Krallık (MÖ 2055-1650) ve Yeni Krallık (MÖ 1570-1069). Yeni Krallık dönemi, firavunların mezarlarını bugün hala popüler bir turistik yer olarak duran Luksor yakınlarındaki Krallar Vadisi'nde inşa etmeye başladıkları dönemdir.

Antik Mısır ve Kadınlar

Antik Mısır tarihinde birçok önemli kadın vardı. Bazıları kraliçe, bazıları tanrıçaydı, ancak hepsinin bu eski uygarlığın kültürü ve toplumu üzerinde muazzam bir etkisi vardı. Kadınlar dinden tarıma ve ticarete kadar hayatın her alanının merkezinde yer alırdı. Kendi sağlık ve refahlarından sorumlu olmalarının yanı sıra evi yönetir ve çocuk yetiştirirlerdi.

Medeniyetin Anneleri" olarak da bilinirlerdi. Kültür üzerindeki etkileri bugün hala sanatlarında, mimarilerinde ve yazı sistemlerinde görülmektedir.

Eski Mısır, tanrılara tapınılan ve firavunların bile tanrısal olduğu bir gizem ve efsane ülkesiydi. Bazıları tapınaklarından tanrılara hizmet eden rahibelerdi; diğerleri ise kocalarının ya da erkek akrabalarının yanında krallıkları yöneten kraliçelerdi.


Antik Mısır’da Tanrıça ve Kraliçe

Eski Mısır uygarlığı zengin ve karmaşık bir uygarlıktı ve o zamanın kadınları - kraliçeler ve tanrıçalar - bir istisna değildi.

Eski Mısır'da pek çok farklı kraliçe türü olsa da en önemli tür Amun'un Tanrısal Eşi'ydi. Amun'un (yüce tanrı) baş rahibesiydi ve asıl görevi Firavun'un ailesinin ülkenin zenginliğini kontrol altında tutmasını sağlamaktı.

Eski Mısır'da ikinci bir kraliçe türüne "Kral Kızı" denirdi. Bu kadınlar genellikle siyasi ittifakların bir parçası olarak ya da yabancı topraklar hakkında bilgi edinmek için başka bir ülkeyle evlendirilirdi. Kral Kızı ayrıca doğumda bir tanrıya ya da tapınağa adak olarak da verilebilirdi.

Eski Mısır'daki üçüncü kraliçe türü "kraliyet eşi" olarak adlandırılırdı. Bu kadınların evlendirilmeleri ya da kurban edilmeleri gerekmezdi; bunun yerine törenler ve taç giyme törenleri gibi diğer resmi etkinlikler sırasında kocalarına yardımcı olarak hizmet ederlerdi. Kraliyet eşleri ayrıca hükümet politikası ve askeri strateji ile ilgili konularda kocalarına danışmanlık yaparlardı.

Son olarak, eski Mısır'ın bir kısmını (ya da tamamını) yöneten kadın firavunlar da vardı. Bu kadınlar genellikle kocaları öldüğünde veya başa geçecek erkek firavun kalmadığında firavun olurlardı.

Erkek firavunlar genellikle lider olarak kutlanırken, kraliçeler genellikle göz ardı edilmiş ve unutulmuştur. Ancak Mısır toplumunda hem yönetici hem de halktan biri olarak önemli bir rol oynayan pek çok kadın vardı.


Kraliçe Hatsepsut

Mısır tarihinin en ünlü kraliçelerinden biri, kadınların geleneksel olarak erkekleri yönetmediği bir dönemde firavun olarak hüküm süren Hatşepsut'tur (MÖ 1508-1458).

Kraliçe Hatsepsut Mısır'ı yöneten ilk kadındı. Aynı zamanda tek kadın Firavun'du. Hatşepsut'un hikayesi dayanıklılık ve gücün yanı sıra ihanet ve hırsın da hikayesidir. Bu hikâye bugün de toplumun her kesiminden kadınları etkilemeye devam ediyor.

MÖ 1567 civarında Mısır'da doğan Hatsepsut, I. Thutmose ve kraliçesi Ahmose Nefertari'nin kızıydı. MÖ 1557'de tahta çıkan üvey kardeşi Thutmose II ile evlendi ve Thutmose II sadece iki yıl hüküm sürdükten sonra MÖ 1525'te öldüğünde onun eş hükümdarı oldu.

İktidarı ele geçirdikten sonra, "Amun'un En İyisi" anlamına gelen "Hatsepsut" olan adını "Maatkare" ("Re'nin Adaleti") olarak değiştirdi. Ayrıca sanat eserlerinde kendisini bir firavun tacı giyerken tasvir ettirdi - o zamanlar genellikle sadece erkeklere ayrılmış bir güç sembolü - ve hatta mevcut bazı yazıtları değiştirerek ondan kraliçe yerine kral olarak bahsetmelerini sağladı.

Hükümdarlığı sırasında yabancı istilacılara karşı başarılı askeri seferler düzenledi; ancak bu seferlerden biri Hatsepsut için felaketle sonuçlanmıştır.

Suriye'den Sudan'a kadar uzanan bir imparatorluğa başkanlık etmiş, krallığı boyunca birçok tapınağın inşasını denetlemiş ve Teb yakınlarındaki Deir el-Bahri tapınak kompleksinde kendi dev heykellerini yaptırmıştır – ataerkil toplumların hüküm sürdüğü bir dönemde bir kadın hükümdar için oldukça etkileyici bir başarı olduğu söylenebilir.

Amenhotep III'ün kızı olarak doğan Hatsepsut, yaklaşık 20 yıl boyunca Mısır'ı kendi başına bir kadın olarak yönetmiştir. Aslında, daha önce veya o zamandan beri bilinen diğer tüm kadın firavunlardan daha uzun süre tahtta kalmıştır. Ancak inanılmaz başarılarına rağmen, halefleri tarafından Mısır tarihinden silindi ve yakın zamana kadar hikayesi, neler olduğunu bir araya getirebilen araştırmacılar tarafından hayata döndürülmedi.


Bir düşünün: Mısır'ı neredeyse yirmi yıl boyunca yöneten, kocası beklenmedik bir şekilde öldüğünde başa geçen ve ülkeyi bilgelik ve güçle yöneten bir kadın var ve sonra onun izini tamamen kaybediyoruz?

Ancak bu hikâyeyi daha da inanılmaz kılan şey, Hatşepsut'un sıradan bir kraliçe değil, bir kral olmasıydı! Erkek gibi giyiniyor, erkek kıyafetleri giyiyor, hatta heykellerinde kendisini takma sakallı olarak tasvir ettiriyordu. Ama neden böylesine ayrıntılı bir kılık değiştirmenin ardına saklansın ki? Bir kadın neden bu ataerkil normlara uymayı seçer? Sanırım bu soruların cevabı “güçlü görünmek” kavramıyla açıklanabilir.

Kraliçe Nefertiti

Kraliçe Nefertiti, Kral Akhenaton'un eşi ve eski Mısır tarihinin en ünlü kadınlarından biriydi. MÖ 1370 yılında doğmuş ve Antik Mısır'da önemli bir dini figür olan Amun Baş Rahibi'nin kızı olduğuna inanılmıştır. Genç yaşta Akhenaton ile evlendi ve birlikte altı kızları oldu. Bunlar Mutnodjme, Meritaten, Ankhesenpaaten (daha sonra Ankhesenamun adını almıştır), Neferneferuaten Tasherit (daha sonra Ankhesenpaaten adını almıştır), Setepenre (daha sonra Ankhsenamun adını almıştır) ve Beketaten'dir.

Nefertiti, kraliçe olarak kocasının politikaları üzerinde önemli bir etkiye sahip olan güçlü bir kadındı. Akhetaten ("Aten'in Ufku") adında yeni bir başkent kurmasına yardım etti. Bu şehir Aten'e ya da güneş tanrısına tapınmaya adanmıştı. Etkileyici sanatı ve mimarisinin yanı sıra radikal tek tanrılı inançlarıyla da tanındı.

Çiftin dini reformları, Aten tapınması yerine geleneksel çok tanrılı inançları tercih eden Mısır toplumunun diğer üyeleri arasında tartışmalara neden oldu. Nefertiti, 40 yaşlarında beklenmedik bir şekilde ölene kadar saltanatı boyunca kocasının politikalarını desteklemek için halk arasındaki popülaritesini kullandı.


Kocasının ölümünden sonra Nefertiti altı kızının yetiştirilmesi ve eğitimi üzerinde kontrolü ele aldı, böylece bu kadınlar Mısır imparatorluğu çevresindeki güçlü erkeklere eş olabileceklerdi.

Nefertiti’nin Eşsiz Mezarı

Antik Mısır'ın ilk imparatoriçesi Nefertiti, Roma'dan özel bir hediye olan kusursuz kesimli bir kuvars kristali de dahil olmak üzere mücevherler ve altınla dolu gösterişli bir mezara gömüldü.

Mısır'ın tüm kraliçeleri arasında Nefertiti her zaman en ünlülerinden biri olmuştur. MÖ 1400'lerde toprağa verildiğinde mezarı, pusula görevi gören ve Roma'nın özel bir hediyesi olan göz kamaştırıcı bir kuvars kristali de dahil olmak üzere paha biçilmez hazinelerle doluydu.


Bu zarif beş karat oval kesim peridot, Roma'dan özel bir hediye olarak 18 ayar altınla işlenmiştir. Zarif detaylara sahip altın sanat eseri, Nefertiti'nin yönettiği topraklar üzerindeki kontrolünün ve gücünün bir sembolüdür.

Altın ve mücevherler, Nefertiti'nin eski ihtişamını herkesin görmesi için tasarlanan gösterişli mezarı dolduruyordu. Mezar, 1912 yılında ortaya çıkarılmadan önce binlerce yıl boyunca korunmuştur.


Antik Mısır ve Kleopatra

Kleopatra MÖ 69 yılında doğmuştur, ancak tarihçiler onun Mısır'da mı yoksa Suriye'de mi doğduğu konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Adı Yunancadır ve "babasının şanı" anlamına gelmektedir.

Kleopatra MÖ 69 yılında Ptolemaios XII Auletes (Ptolemaios hanedanının yedinci hükümdarı) ve Kleopatra VI Tryphaena'nın (Ptolemaios hanedanının ikinci hükümdarı) çocuğu olarak dünyaya geldi. Kleopatra 17 yaşındayken babası ölür ve annesiyle birlikte Mısır Kraliçesi olur.


Kleopatra VII, Antik Mısır'ın son firavunuydu ve ülke tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinde hüküm sürdü. Saltanatı sadece yirmi yıl sürmüş olsa da ülke için büyük bir değişim dönemiydi. Saltanatına Roma ile müttefik olarak başladı, ancak sonunda kardeşi-kocası Ptolemy XIII'e karşı onlarla ittifak kurdu. Ayrıca ülkesini Akdeniz dünyasında bir ticaret merkezi haline getiren bir ekonomik refah dönemine de öncülük etti.

Kleopatra'nın hikayesi yüzyıllar boyunca birçok şekilde anlatıldı, ancak her zaman tarihteki en önemli kadınlardan biri olarak hatırlandı.


Büyük Kleopatra olarak da bilinen ve halkı tarafından Güneş Tanrısının Kızı olarak tanınan Kleopatra VII Philopator, Mısır'ın Ptolemaik kraliçesiydi. Güzelliği, zekâsı, kurnazlığı ve siyasi dehasıyla ünlüdür.

Antik Mısır'ın son aktif firavunuydu ve 51'den MÖ 30'daki ölümüne kadar hüküm sürdü.

MÖ 48 yılında Marcus Antonius, Phillipi savaşında Sezar'ın suikastçılarını yendikten sonra Kleopatra ile evlendi. Antonius, Octavian'ın kız kardeşi Octavia Minor'dan MÖ 40 yılında boşandıktan sonra, MÖ 36 yılında Parthia'ya karşı Roma ve Mısır arasındaki ittifakın bir parçası olarak Kleopatra ile resmen evlendi. Kocası Marcus Antonius'tan üç çocuğu olmuştur: Alexander Helios; Ptolemy Philadelphus; ve Kleopatra Selene II.


Antik Mısır'ın son Firavunu Kleopatra pek çok unvana sahip bir kadındı. "Yeni İsis" ve "İki Tanrıçanın Gözdesi" olarak biliniyordu, ancak en yaygın olarak Mısır'ı kontrolü altına alan ve bir imparatorluk haline getiren hükümdar olarak hatırlanıyor.

Kleopatra'nın hükümdarlığı MÖ 51 yılında başladı ve 39 yaşında ölümüne kadar 21 yıl sürdü. İskenderiye'de kraliyet ailesinde doğmuş, babası Ptolemy XII kız kardeşi Kleopatra V Tryphaena'yı Julius Caesar ile evlendirerek kendisini Firavun yapmaya çalışmıştır.

Sezar, doğduğundan beri annesinin ailesi tarafından büyütülen ve bir Roma vatandaşı olarak yetiştirilen Kleopatra VII'nin kardeşi Ptolemaios XIII (12 yaşındaki kuzeni) ile birlikte Mısır'ın ortak hükümdarı seçildiğini öğrendiğinde, Kleopatra VII ile evlenebilmek için karısı Calpurnia'dan boşandı.


Bu evlilik birçok nedenden dolayı Romalılar arasında kısa sürede popülerliğini yitirdi: Sezar, Kleopatra VII ile evlenmek için karısı Calpurnia'dan boşandı; Ptolemy XIII evlilikleri gerçekleşmeden önce kral ilan edilmişti; Sezar evliliklerinden sonra yeni karısından çok daha popüler oldu.

Mısır'ın son firavunuydu ve M.Ö. 51-30 yılları arasında hüküm sürdü. Kleopatra'nın hükümdarlığı, Octavianus'un Mısır'ı fethetmesinin ardından intihar etmesiyle sona erdi.

Octavianus MÖ 30 yılında Mısır'ı ele geçirdiğinde, üç kardeşi de idam ettirdi.

1 Mayıs 2022 Pazar

ANTİK MISIR’IN ÖLÜM TANRISI ANUBİS

 ANTİK MISIR’IN ÖLÜM TANRISI ANUBİS


Medeniyet ve Yeryüzü

Dünya medeniyetleri çeşitlidir. Öyle ki bu devasa yeryüzünde medeniyetin izinin olmadığı yer neredeyse hiç yoktur. Keşfedilmiş veyahut keşfedilmemiş olsun bu medeniyetler bu yeryüzüne hiç de yabancı değiller. Medeniyet kelimesi dilimize Arapça’dan geçmiştir. Uygarlık anlamına gelir. Medeni olan aynı zamanda uygar olandır. Yeryüzü uygar toplumlar cenneti, uygar olmayı becerememiş barbar toplumlar cehennemidir. Elbette bu cenneti ve cehennemi gün yüzüne çıkartmak yine Tarih biliminin işidir.

Tarihçilik, medeniyet çöplüğünde uygar toplum arama işidir. Her araştırmacı o çöplükte işe yarayacak bir şey arar, bulursa onu yüceltir veyahut gömer. İşte böyle böyle toplumlar aydınlatılır, gün yüzüne çıkartılır ve geleceğe aktarılır. Hasan Ali Yücel şöyle der; “Bir medeniyetten öbürüne geçerken kaybolan şeylerin yanı başında gerçek saltanatlar da vardır.” Belki de tarihçiler o saltanatın peşindedirler. Bu kadar geniş ve bir o kadar da geçmişi olan yeryüzünün medeniyetlerini araştırırken, bu medeniyetlerin ölüme olan yaklaşımları da hep merak konusu olmuştur.


Ölüm ve Medeniyet İlişkisi

Ölüm, ruhun bedenden ayrılması veya bedenden soğuması olarak nitelendirilebilir. Ölümü geniş anlamda ele almak oldukça güçtür. Dünya üzerinde yer alan bütün medeniyetler kendilerini ölümle bağdaştıracak aksiyonlarla meşgul etmişlerdir. Geçmiş medeniyetlerde ya da günümüz medeniyetlerinde olsun ölüm asla bir yok oluş değildir. Ölüm yeni bir başlangıçtır. Hatta bazı medeniyetlerde sonsuz bir başlangıçtır.

Anadolu medeniyetlerinden biri olan Urartular’da ölüm yeni bir hayatın başlangıcı anlamına gelirdi. Ölen kişi yeni ve sonsuz bir hayata merhaba diyecekti. Bu inanç sadece Urartular’da değil çağdaş bütün toplumlarda vardı. Urartular mezarlarını oda şeklinde yaparlardı. Ölen kişiyi oraya gömerlerdi. Çünkü herkes çıktığında ölü yeniden dirilecekti yeri dar olamamalı rahat bir ortamda dirilip yeniden yaşamalıydı.

Yukarıda da belirtildiği gibi ölüm, tüm medeniyetlerde üzerine en çok düşünülen olaylardan biridir. Dünya üzerinde kurulmuş en büyük medeniyetlerden biri olan Antik Mısır medeniyetinde ölüm teması da oldukça ilgi çekicidir. Birçok medeniyette olduğu gibi Antik Mısır medeniyeti de ölümü bir yok oluş değil yeni bir başlangıç olarak nitelendirmiştir.


Nil ve Antik Mısır

Antik Mısır medeniyeti, dünyanın en verimli toprakları arasında gösterilen Nil Nehri’nin oluşturduğu Nil deltası üzerine kurulmuştur. Nil üzerinde yükselen güneş ile başlayan ve yıllardır hiç değişmeyen muazzam bir ritüel. Gündoğumunu takip eden muhteşem bir yaşam mücadelesi. Antik Mısır bize Nil’in armağanıdır der Heredotos. Gerçek anlamda Antik Mısır, Nil tarafından yaratılmış ihtişamlı bir medeniyettir.

         Antik Mısır coğrafyası farklı medeniyetler tarafından idare ediliyordu. Tarihte bilinen ilk Mısır kralı büyük kral Menes’dir. Ancak ilk defa Aşağı ve Yukarı Mısır’ı birleştirerek siyasi birliği sağlayan Abeculu (Abidos) firavun Narmer’dır. Narmer, kimi kaynaklara göre Akrep Kral’ın ta kendisidir. Ancak büyük Mısır tarihçisi Erik Hornung’a göre ilk Mısır kralı Aha’dır. Ona göre Aha, gerçek Akrep Kral’dır. Antik Mısır bu siyasi hamle ile 3000 yıllık devasa bir medeniyetin ilk adımını atmıştır.


Antik Mısır ve Din

     Siyasi olarak belli bir düzeni olan Antik Mısır’da dini hayat da oldukça aktifti. Antik Mısır toplumları pragmatist düşünce anlayışı ile doğada onlara yardımcı olan her olayı, nesneyi tanrılaştırmıştır. Antik Mısır tanrıları bu bakımdan oldukça fazladır. Örneğin Nil’in verimli topraklarında hasat yapmayı beklerken güneş onlar için çok önemliydi. Güneş bu kadar önemliyken güneş için bir tanrının olamaması kaçınılmazdı. İşte Antik Mısır medeniyeti dini yaşamını bu çerçevede belirlemişti.

     Yukarıda da bahsettiğim dini hayat düzeni, ölüm sırasına ve ölümden sonraki yaşama da etki etmişti. Antik Mısır toplumları ölümden sonraki hayata inanıyorlardı. Bu inanç onların ölüme merak duymalarını da sağlamıştı. Hayatlarını etkileyen bu yeniden başlangıç olgusu ölümü tanrılaştırmayı da gerekli kılmıştı. Antik Mısır toplumlarında ölümle bağdaştırılan iki önemli tanrı vardır. Bunlar; Anubis ve Osiris’dir. Osiris’den Tanrıça İsis yazımda bahsetmiştim.


Anubis ve İsminin Kökeni

          Anubis, birçok kaynaklarda Lenpw, Inpu, Imeut ve Anpu olarak da geçer. Ancak en çok bilinen ve kullanılan ismi Anubis’dir. Anubis, Antik Mısır’da “cenaze tanrısı” olarak bilinir. Yaygın kanı onun ölüm tanrısı olduğu olsa da aslında Anubis ölülerin son yolculuklarında uğradıkları cenaze tanrısıdır.

      Anubis, çakal başlı, gövdesi insan gövdesini andıran bir yapıya sahiptir. Kimi kaynaklarda çakal başlı değil köpek başlı olduğu da söylenir. Antik Mısırlılar mezarlıklarda çakalların fazla dolaşmasından yola çıkarak Anubis’i çakal başlı olarak tasvir etmişlerdir. Aslında hayvan figürleri pek çok medeniyette yaygın olarak kullanılmıştır. Örneğin; Türk medeniyetinde kurt figürü oldukça önemlidir.

“Başlangıçta Nephthys ve Ra'nın oğlu olduğu söylenir. Bazı kaynaklarda Seth'in yeğeni olarak belirtilince Horus'un kardeşi, Osiris ile İsis'in de çocuğu olacağı tahmin ediliyor. Ölüm lordu olarak da anılır. Bazı kaynaklarda tanrıça Hesa'nın oğlu olduğu şeklinde anlatımlar var. Ona "kemikleri yeniden toplayan" aşağı alemin " kapı açıcısı" da denir.”. Anubis, büyük tanrı Horus’un üvey kardeşidir. Horus, Anubis’i hiç sevmez ona hep aşağılık gözle bakar ve üvey kardeş diye hitap ederdi.


Neftis ve Osiris

      Anlatıya göre Osiris ve kız kardeşi Neftis arasında tek taraflı bir şeyler yaşanır. Ancak Osiris, İsis ile Neftis ise Seth ile evlidir. Ancak Neftis, Osiris’in onu kokusundan tanımasını sağlayan İsis’e özel bir kokuyu öğrenir ve Osiris’i baştan çıkartır. Osiris de yanılır ve İsis sandığı Neftis ile birlikte olur. Bu birliktelikten Anubis doğar ancak Neftis, İsis ve Seth’in korkusundan çocuğu gizlemek zorunda kalır. Ancak İsis bu çocuğu bulmaya kararlıdır. İsis, büyücülük tanrısıdır ve güçlerini kullanarak çocuğu bulur. Ancak çocuk o kadar masumdur ki ona bir şey yapmaz. Ancak onu kendi himayesine alır ve insanlar ile köpekler arasındaki sevgi bağında olduğu gibi ona sevgiyle bakar ve Anubis İsmini verir. Anubis bu yüzden köpek başlı ve insan gövdelidir.

      Anubis, tanrılar yüce mahkemesinin de bir üyesi olarak çok önemli bir konumdaydı. Ölüler önce yüce mahkemede Anubis’in huzuruna gelir ondan sonra sonsuzluğa uğurlanırlardı. Anubis mahkemede elinde büyük bir asa ile durur ve oldukça görkemli bir figür olarak yerini alırdı.


Ma’at ve Ölüm

      Antik Mısır toplumları ruhun kalpte olduğuna inanırlardı. Onlar için kalp en önemli organdı. Ruhun, duyguların tezahürü kalpti. Ma’at ise kalbi duyguların toplum içindeki adaletli yanının yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Ma’at Antik Mısır’da adalet tanrısıdır. Ma'at başına çoğunlukla bir kuş tüyü takan genç bir tanrıça olarak tasvir edilirdi. Mısırlılar Ma’at inancına o kadar bağlıdırlar ki toplum içindeki adalet düzeni hep yerleşik ve muhteşem olmuştur.

      Mısırlılar, öldükten sonra onların neyi beklediğini bilirlerdi. Onlar öldükten sonra tanrı Anubis tarafından yargılanırlardı. Anubis, Ma’at tüyünü terazinin bir tarafına diğer tarafına da ölünün günahlarını koyardı. Eğer Ma’at tüyü ağır gelirse kişiyi güzel bir ahiret hayatı beklerdi. Ancak günahlar daha ağır gelirse kişi tanrıça Ammit tarafından yutulurdu. Ammit, dişi aslan, timsah ve hipopotam karışımı bir yaratıktı ve en korkunç yaratıklar arasındaydı. Mısır’ın bu kadar büyük bir medeniyet olmasının arkasında da Ma’at’ın adalet ilkesi yatmaktadır.


Sonuç

      Ölüm, tüm medeniyetlerin ilgi odağı olmuş gerçek ile gizemin karışımı esrarengiz bir olgu. Her medeniyet ölümü anlamaya çalışmışlar ve ölümden sonraki hayata hazırlık yapmakla zaman geçirmişlerdir. Mısırlılar için ölüm Ma’at terazisinin neyi göstereceği gerçeğiyle sınırlı kalmıştır. Onlar için Anubis’e iyi görünmek her şeyin önündedir.


Kaynakça

Daniels M. (2014). Bir Nefeste Dünya Mitolojisi. Maya Kitap.

Hornung, E. (2003). Ana Hatlarıyla Mısır Tarihi. Z.,A., Yılmazer (çev.), İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Narçın, A. (2013). A’dan Z’ye Mısır. İstanbul: Ozan Yayıncılık Ltd

TDK, (2020). Medeniyet. Erişim adresi: https://sozluk.gov.tr/

Hart, G. (2010). Mısır Mitleri. M., S. Türk (çev.). Ankara: Phoenix Yayınevi.

Candan E. (Belirsiz). Antik Mısır Sırları. Sınır Ötesi Yayınları.

National Geographıc. Firavunlar Ülkesi Mısır.

13 Haziran 2021 Pazar

ANTİK MISIR’IN MECZUP FİRAVUNU AKHENATON VEYA IV. AMENOFİS

Giriş

Tarih, bir bilim olarak kabul edildiğinde, “ne yani artık yaptığımız ne varsa gelecek nesiller tarafından bilinecek mi?” sorusu ile karşı karşıya kalmıştır. İnsanlar, yaptıklarının ve yapacaklarının kayıt altına alınacağı gerçeği ile karşı karşıya kalmışlardır. Aslında bunun kendi adlarına iyi bir şey olduğunu tarih onları da geleceğe aktardığında anlayacaklardı. İşin özeti şu; Tarih, herkesi ve her şeyi geleceğe taşır.

Yukarıda da bahsedilen Tarih biliminin taşıyıcı özelliği, Mısır gibi kadim bir medeniyeti bizimle buluşturmuştur. Tarihin gördüğü en büyük ve gizemli medeniyetini inşa etmiş olan Antik Mısırlılar, bu güce ulaşmak için asırlarca sabretmişlerdir. Devlet kurmak zordur. Ancak büyük devlet olmak çok daha zordur. Antik Mısır medeniyeti de çok zor görülen büyük devlet olabilmeyi başarabilmiştir.

Antik Mısır’ın Doğuşu

Antik Mısır, Antik Çağ'daki medeniyetlerden biridir. Kuzeydoğu Afrika'da Nil Nehri'nin denize ulaştığı yarısı çevresinde yayılmış antik bir uygarlıktır. Uygarlığın yayıldığı bölge, bugünkü Mısır toprakları içinde yer almaktadır. MÖ 3.050 yılları civarında kuruluşundan önce, "Aşağı Mısır" (Nil Deltası ve güneyi, şimdiki Kuzey Mısır) ve "Yukarı Mısır" (Teb kenti merkez olmak üzere günümüz Güney Mısır'ı) olarak ikiye ayrılmaktaydı. Uygarlık, MÖ 3.150 dolaylarında ilk firavunun yönetimi altında Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır'ı politik olarak birleştirdi. Hornung (2017)’a göre Yukarı ve Aşağı Mısır’ı birleştiren Kral Narmer’dır. Narmer aynı zamanda Mısır’ın bilinen ilk firavunları arasındadır.

Antik Mısır, bilinen 30 hanedan tarafından yaklaşık 3 bin yıl kadar yönetilmiştir. Bu hanedanlıklar, belli nedenler ile Mısırbilimciler tarafından belirlenmiştir. Her bir hanedan kendisinden önce gelen hanedana ait tarihi mirasa saygı duyar, onları geliştirmeyi amaç edinirdi. Bu sayede Antik Mısır medeniyeti gelişebilir ve büyük bir güç haline gelebilirdi. Ancak her medeniyette olabileceği gibi Mısır medeniyetinde de kendisinden önce gelen kültürü değiştirmeyi ya da tamamen ortadan kaldırmayı düşünen firavunlar olmuştur. Bu firavunlar arasında en bilineni bu dönüşümü gerçekleştiren ve adını tarihe “deli firavun” olarak kazımış Akhenaton’dur.

Akhenaton Kimdir?

Akhenaton veya adını Akhenaton olarak değiştirmeden önce bilinen adıyla IV. Amenofis, MÖ 1353 – 1336 yılları arasında hüküm sürmüş bir firavundur. Babası III. Amenofis öldükten sonra tahta geçen IV. Amenofis saltanatın ilk yıllarında yönetim anlamında eksik olduğundan annesi Teye’den yardım almıştır. 18. Hanedan’ın en sansasyonel firavunudur. Kimi tarihçilere göre dahi kimi tarihçilere göre ise de delidir.

Akhenaton, babası III. Amenofis kadar diplomasiyi iyi yapabilen biri değildi. O tahta çıktığında aklında bambaşka projeler vardı. Akhenaton tahta geçer geçmez babasıyla birlikte çalışan birkaç önemli diplomatı görevden alır. Amaç yapacağı devrimlerin yolunu açmaktır. Akhenaton öncelikle ona muhalefet edeceğini düşündüğü ordu komutanını Suriye’ye yalancı bir sefer planlayarak bölgeden uzaklaştırdı. Daha sonra Kardak sınırları içerisinde 4 tane yeni tapınak yaptırdı. Ancak bu tapınaklar öncekilerinden çok daha farklıydı. Mısır’da yapılan her tapınak Amon-ra’ya atfedilir. Ancak Akhenaton sanılanın aksine yaptığı tapınakları Aton’a atfetmiştir. İşte değişim tam da burada başlamıştır. Amon rahipleri şaşkınlık içinde firavunun yaptıklarını izliyorlardı.


Akhenaton ve Din Devrimi

Akhenaton, daha sonra adını Amenhotep yerine Ahenaton yani “Aton’a hizmet eden.” Olarak değiştirdi. Mısır, artık büyük bir değişim içerisine giriyordu. Dünyada eşi benzeri görülmeyen bir inanış ortaya çıkıyordu. “Tektanrıcılık.”. Mısır bundan önce hep çoktanrılı bir inanca sahip olmuştu. Ancak Akhenaton bunu değiştirmekte kararlıydı.

Aton yeni bir tanrı değildi. Ancak Amon-ra’nın gölgesinde kalmış ikinci sınıf bir tanrıydı. Akhenaton onu en büyük ve tek tanrı yaparak büyük bir değişime imza attı. Akhenaton, artık tek büyük tanrı olan Aton’un yeryüzündeki elçisidir. Akhenaton’a göre firavunlar tanrı değildi. Onlar tanrıların yeryüzündeki elçileriydi. Bu söz aslında ilahi dinlerin temelini oluşturan bir söz olarak da yorumlanabilir. Akhenaton, Aton tanrısına o kadar bağlıdır ki dönemin başvezirinin mezarı başında şunlar yazar; “Sen gök kubbenin ufkunda tüm güzelliği ile doğansın. Sen yaşayan Aton, yaşamın başlangıcısın. Seni oğlun Akhenaton’dan başkası bilmez.”.         

Akhenaton, babasının döneminde mamur olan herkesi görevden alır ve yerine yabancı ve alt tabakadan kişileri getirtir. Amacı; devrimleri karşısında kendisine düşman değil dost olabilecek kişiler seçmektir. Nihayetinde Akhenaton çok büyük bir devrime daha imza atarak devletin merkezini Teb’den Amarna’ya taşır. Bu büyük devrim Mısır halkı tarafından hayretle karşılanmıştı.

Akhenaton Hakkında Teoriler

Akhenaton, incecik uzun yüzlü, uzun boyunlu ve büyük kafalı olarak resmedilmiştir. Bacaklarının çok ince olduğu, kalçalarının ve göğüslerinin de çok geniş olduğu resimlerde göze çarpmaktadır. Bu tuhaf fiziksel görünümün Mısırbilimciler tarafından kronik bir rahatsızlığa da bağlı olabileceği belirtilmiştir. Bazı Mısırbilimciler ise Akhenaton’un hermafrodit (çift cinsiyetli) olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Akhenaton her anlamda kendisinden önceki firavunlardan çok farklıydı.

Akhenaton, yaptığı büyük devrimlere rağmen Amon-ra rahiplerine üstünlük kuramamıştır. Hem halkın Aton dinini benimsememesi hem de Akhenaton’un erken ölümü bu dinin yayılmasının önüne geçmiştir. Bazı rivayetlerde Akhenaton’un Amon-ra rahipleri tarafından zehirlendiği yazılmıştır. Akhenaton tektanrıcılık denemesinde başarısız olsa da ileriki dönemler için özellikle batıda tektanrılı dinlerin temelini atmıştır.

Kraliçe Nefertiti

Akhenaton kadar onun eşi olan Nefertiti de tarihte önemli bir yer tutmuş bir kraliçedir. İsminin anlamı “güneş geldi.” dir. Ön Asya kökenli olduğu tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Günümüzde Berlin Müzesi’nde sergilenmekte olan büstünde klasik bir güzelliğe sahip olduğu apaçık ortadadır. Karnak’taki Aton tapınağında elinde sopa ile resmedilen Nefertiti uysal bir kraliçe profili çizmez. Bazı kaynaklarda tanrılar tarafından lanetlendiğine kendisini inandırmaya çalışan Nefertiti 6 kız çocuk ve 1 erkek çocuk dünyaya getirdi. 6 kızı bilinmeyen nedenlerle öldü. Lanetlenme nedeni Akhenaton'un davranışlarına bağlandı. Çünkü Akhenaton Amon-Ra'ya ait putların çoğunu yıktırmıştı.      

Sonuç

Akhenaton, tüm yaptıklarının cezasını ölümüyle birlikte adının krallar listesinden silinmesiyle ödemiştir. O bir devrim için yola çıkmış bir firavundu. Akhenaton yaptıklarından pişman mıdır bilinmez ama yaptıkları bir devrin başlangıcı olarak tarihteki yerini alacaktır.                                      


KAYNAKLAR                                                                                                      

Narçın, A. (2013). A’dan Z’ye Mısır. İstanbul: Ozan Yayıncılık Ltd.

Hornung, E. (2003). Ana Hatlarıyla Mısır Tarihi. Z.,A., Yılmazer (çev.), İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Köroğlu, K. (2013). Eski Mezopotamya ve Mısır Tarihi. Eskişehir: Açıköğretim Yayınları

Vikipedia, “Mısır Tarihi” (2021).

Fagan, B. (Belirsiz). Firavunlar Ülkesi Mısır. Natıonal Geographıc yayınlar